Renkler harika… vimeo.com’daki en çok beğenilen videolara arada bakmanızı öneririm.. Hele ki müzik zaten karelere başka bir his katmış…

Aşık oldum ben galiba… evet … yine… :)

Aslında sinemaya gitmek gibi bir planımız hiç olmadı. Zaten planladığımız hiçbir şeyi yapmadık bugün. Herhalde biri bana suikast düzenleyecek olsa hiçbi şekilde plan yapamazdı, mutlaka planı yatardı. Hiç dakkam dakkama uymadığı gibi, günüm de kendi içinde tutarsızdır.

Bu halimi seviyorum en azından suikast düzenleyemicekler :D O yüzden kendimi güvende hissediyorum. :P

Sinemanın önünden geçerken aaa terminatoooooooorr! diye iç çığlıkları geçirdikten sonra gidelim mi dedim Aydın da olabilir dedi.. tabii kahveyi içtikten sonra :)

Melekler ve şeytanlara girmek niyetinde olmamıza rağmen o plana yine sadık kalamadık çünkü son  18:45 seansını 2 saat geçirmiştik. Madem öyle, terminator’e gidelim dedik artık.

John Connor

John Connor

Şimdi, ben aslında böyle makineli bilmemneli filmleri pek sevmem. Sevmem diyorum ama bu söylediğime pek sadık kalamıyorum çünkü kahretsin ki çok iyi işler çıkarıyorlar.

Terminator – Judgment Day’i her yayınlandığında izlemişimdir herhalde televizyonda. En gıcık olduğum şu civa adamdı ve yok edilemez sanıyodum. Ohaa eriyo bu gene birleşiyo herif, bardağa bile dolar bu diyodum. Kopan bir parçasını yolda ayağını yanaştırıp gayet birleştirdiğinde ağzım açık kalmıştım.

Terminator kendini yok ederken de baya üzülmüştüm tabii.. Ağlamış bile olabilirim gizli gizli. Gözyaşlarımı içime akıtmak gibi kabiliyetlerim de var…

Hepinizin aklında terminator’un dünyaya gönderiliş sahnesi kalmıştır böyle çırılçıplak. Kıyafetler naylon olduğu için zaman tünelinde ısıdan yanabiliyor. O yüzden çıplak geliyorlar anladığım kadarıyla. En mantıklı açıklaması bu.

Efendim orda bi sahne vardı bardaki pislik adamların kıyafetlerini istiyor onları hatta öldürmek zorund da kalıyor. Sonra deri ceketleri giydikten sonra kapıdan çıktığında bir müzik çalmaya başlıyor. İşte sırf o müziği tekrar sahneyle beraber izleyebilmek ve filmi hatırlayabilmek için tüm seriyi indirdim. ilk çekilen filmi de indirdim ki, bulunan terminator kolunun nerden geldiğini öğreneyim. Hepsi de hala heyecan vericiydi. Güzel iş, aferin evlatlar.

Dün de kuzenim, Terminator 4 sinemalardaymış , Christian Bale oynuyomuş, çok yağuşukluymuş dyince aklıma düştü bi kere, izlemeden olmazdı.

Neyse girdik fime, hakkaten başlangıcında bile çok heyecanlandım. O müzik dadam dam dadam diye böyle koltuklar da titreyince, heyecanlanmadan yapamıyosun ki zten…

Ben tamamen Christian Bale’e odaklanmıştım. Sahne ilk açıldı aman yarabbi. O da nesi.. hayal görüyorum sandım.

Bir yakışıklılık, bir güzellik, bir bir bir…

Sam Worthington

Sam Worthington

Böyle bi insan… Christian Bale’ i anında askıya aldık. Hatta Kevin Costner, Al Pacino, Rob Thomas, Jim Carrey… ve hepsiii askıya alındı…

Sonra filmin devamında çoğunlukla Christian Bale i izledik. John Connor olarak.. hayır ben o çocuğun çocukluğunu bilirim yani, aynı yaştaydık zamanında :D seni gidi seni.. sen o insanların kartlarından para çeken çocuk değil misin :P Read the rest of this entry »

Akşam Gözü

Mayıs 28, 2009

A Perfect World - Jenerik

A Perfect World - Jenerik

Blogumu ilk açtığımda kendime ait olan parçalardan eklemek istedim sayfama. Patch work gibi olsun bütünü beni anlatsın istedim. Ama neyi seçeceğime tam olarak karar veremedim. Örneğin sinema… en sevdiğim film.. yani ıssız bir odaya düşsem, dividi player a takacağım tek film ne olurdu?

Leon.. ilk aklıma hep o geliyor. Neden beni o kadar etkiledi bilmiyorum. (bence de şu ‘bilmiyorum’ cümlesinin yan anlamlarını açıklayan bir sözlük olmalı) O film beni derinden etkiledi, bunu çözmek zaman alacak. Ama tespit ettiğim bir gerçek var o da kızın tutkusu.

İnsan genç yaşta daha fevri oluyor, daha yürekli. Herşeye meydan okuyor. Belki yorulmadığı için, yılmadığı için. Taze bir heyecana sahip olduğu için. Küçük yaştaki birinin heveslerini küçük saymamak gerek. Aslında onlar o kadar ateşli ki.. Her an patlayabilir, her an büyük şeylere sebep olabilir. Gözü karadır. Yeter ki küçük aklına girsin… Silahı alıp oraya buraya ateş etmesi, aşkını tarif etmesi, gözü karalığı, canı burnunda olması, tutkulu olması… her biri.. ve Leon’un son atışı… zekiliği…

Neyse… ama blogta gördüğünüz gibi o filmin afişi yok. Onun yerine A Perfect World’un afişinin resmi var. Neden?

Kusursuz dünya, benim içimdeki bir dünyaya hitap ediyor o yüzden… Bir de başlangıç sahnesinde (yukarıda gördüğünüz kare)  öyle bir çekim yapmışlar ki… Bu dünyayı bırakmak istiyorsunuz öylece.. Öylece durup dünyayı izlemek gibi.. çimlerin sesini dinlemek, rüzgarı tatmak gibi.. artık öncesi yok, ilerisi de yok.. sadece o an var. Zaten filmde arabada da çocuğa böyle birşey anlatıyordu. Huzuru yakalamıştı..

ve insan bir şekilde suçlu olsa bile yürekli, iyi biri olabilirdi. Bir iç dünyası, anlatacakları olmalıydı. Bunları anlattı benim yakışıklı Kevin Costner’ım…

Yakın çevrem bilir hayranlığımı. Bodyguard filmini altyazı eksikliği nedeniyle ingilizce olarak izlemiştik kuzenimle. Zaten baya da zor izlemiştim filmi… Çünkü çok kıskanmıştım. üstelik en sonn da ayrılmalarına da dayanamamıştım öyle bir çelişki… Her neyse izleyemiyorum adamın filmlerini. Şimdi çocuğu da var… adam hiç yaşlanmıyor, yaşlansa bile hiçbir etkisi değişmiyor anlamadım gitti… bazı insanlar gerçekten kusursuz yaratılıyor.

Belki de kaba bir insandır, sevdiği kişiye kaba davranıyordur ve bu onun karizmasının, yakışıklılığının ve karakterinin yerle bir olmasına neden olurdu… En iyisi onu yakından tanımamak. Öylece kal tamam mı kevin, ben seni tanımadan daha çok seviyorum =)

Filmde bir sahne daha var benim bayıldığım… Kevin orada bir “Oohh yeah!” diyor ki.. baya bi geriye alıp alıp izlemişimdir. Oradaki ifadesini de zor da olsa kaydedebildim. Read the rest of this entry »

What Dreams May Come

Mayıs 12, 2009

 

Dreams

Dreams

Benim bir suçum yok… dönem dönem olur böyle, vasat hale gelmem merak etmeyin (:

Bazen güzel bir dünya tasviri yapmak gelmez mi insanın içinden? Ben bunu yaparken ne suyun rengini değiştirdim ne de yaprağın. HErşey olduğu gibi güzeldi, sadece şeffaftı herkesin içi… hepsi bu. 

Kimse kendisinden korkmuyordu, düşündüklerinden ve yapıyor olduklarından… kendisinin bildiği şeyi başkasına itiraf etmekten niye çekinirdi ki insan? 

Ölüm, cennet, cehennem, ölümsüz aşk, benim ancak filmlerden edinebileceğim, filmlerden görüp de tasvir edeceğim şeyler olabilir. Ne ölen eşinin ardından ancak 2 gün dayanabilen ve bunu hisseden anneannem tam kesin tanıyı koyabilir ölümsüz aşk’ta ne de başka birşey… 

Ama var… hepsinde bir mücadele, bir sınama var. Sınamadan geçmeyen aşk pek kabul edilebilir değil galiba dünyada. Acı çekmeden edinilen güzzellik hakedilmiş bir ödül sayılmıyor ilk insandan beri. 

Allah da kullarını dünya gibi bir güzellikle sınamıyor mu zaten? Aynı temel kural..

İşte böyle genel konularda sadece kendi hislerinle sadece başkalarının yaşadıklarıyla yorumlar yapıp barajlar çekmek, böyle olmalı demek artık midemi bulandırıyor benim… Çünkü her böyle olmalı dediğinde, ve öyle oluyormuş gibi geldiğinde, ya rol icabı oluyor ve film 3 saatte bitiyor, gerisine şahit olamıyoruz… Ya da kendimiz yaşıyoruz ve gerçekler hiç de öyle olmuyor. İnsanlar zoru sevmiyor bu bir gerçek… nefislerine hakim olmakta çok güçlük çekiyor bu da gerçek… mükemmel hiç değiller bu da apayrı bir gerçek. Bu durumda çok değişken varken nasıl tarif konulabilir ki bilmiyorum… 

Ama hala bir aşk hikayesi duyduğumuzda, izleidğimizde zorluk derecesine göre duygulanıyoruz. elimizde değil, istiyoruz da… 

Şimdi cenneti cehennemi görmedik. Gördüklerimiz kendi hayalgücümüze sığanlar.. isteklerimiz, hayalimizin erişemeyeceğini düşündüğümüz hayaller… güzellikler, ya d kendi karanlıklarımız. Bedenimizin ve ruhumuzun umudunu tamamen yitirdiği karanlık noktalar.. Tüm bildiğimiz bu… 

ben de bunlar üzerine pek konuşulmasını sevmem… ama bir film var.. yine de çok ama çok sevdiğim.

Robin Williams’ın benim psikoloğum olduğunu söylemiştim. Adamı görünce hayata bağlanıyorum gibi oluyor. Öyle pozitif bir hali var ki.. 

What Dreams May Come… filmimizin adı bu.. Türkçe’si Aşkın Gücü… 

İzlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. Çok yumuşak, sıcak, heyecanlı, aşklı, tutkulu bir film… aptal romantik değil… 

 

What Dreams May Come

What Dreams May Come

Filmde R. Williams, eşi intihar eden birini oynuyor. 

Aşk öyle varınız yoğunuz değil ama yaşıyorsanız ya da hissediyorsanız hakkıyla yapın bari ki buna değsin.

Biri sizi sevdiğini söylediğinde ona sınamalar koymaya da kalkmayın. yanlış olur… 

Sizin için dağları aşmaz, size zarar veren herşeyi öldürmez, saçınızın teli düştü diye dünyayı yakmaz, size kul köle olmaz, bu filmdeki gibi sizi cehennemin dibinden çıkarmaz… 

Ama çok sever, bir kere de olsa iyi yapamadığı birşeyi sizin için yapar..

Size destek olur, gözünüzün içine bakar…

Sizi incitmez, ihtiyaçlarınıza kulak verir, düşünür… 

Siz rock dinlerken o opera dinler belki ama siz farketmeden ortadan kaybolan dağınık eşyalarınızı meğer o toplamıştır… 

Belki sizi hiç önemsemiyor gibi görünür ama sizin yok olmanız düşüncesi aynı ölüm gibi bilinçaltına itilmiştir duygunun vereceği zarardan ötürü…

Zor günlerde beraber mücadele edersiniz…

İnsan yapamayacağı şeyler de olsa böyle güzellikleri ideal olarak almalıdır en azından. O zaman herşey daha güzel olur.. salıverilmiş olmaz öylece…

Aşk genç yaşlarda daha tepkili yaşanan bir duygudur.  Sonra yoğunluğu artar ve ağırlaşarak dibe çöker. Dökülmesi zorlaşır.. çok güzedir ve çilesi çekildiğinde bile hayatın sonu yaşamaya hakikaten değerdir.

Read the rest of this entry »

Thats The Man!

Mayıs 6, 2009

House M.D. nin önce jeneriği dikkatimi çekmişti, sonra da izlemeye başladım hafiften. Farkında olmadan hastası olmuş çıkmışım. Yalnız Hugh Laurie’ye de yavaş yavaş hasta olduğumu da farketmemişim tabii. 

Çok yakışklı olmak önemli değil de, sesi, duruşu, davranışları harika-i maika. Hazır cevaplılığına yetişemiyordum eskiden, onun algılayıp cevabı hazırlaması için geçen süre zaten hayranlık bırakıyor da, bunun da bir senaryo olduğunu unutmamak lazım tabii…

Ama bak yaa.. adamıma bak..

House M.D.

House M.D.

 

 

House ve ekibi.. Duruşundan belli olur o zaten (:

House ve ekibi.. Duruşundan belli olur o zaten (:

Ben erkeğin Zeki, Karizmatik ve Dericeketlisini severim. (:

Ben erkeğin Zeki, Karizmatik ve Dericeketlisini severim. (:

Hugh Laurie

Hugh Laurie

Kaynak :

tv.yahoo.com/house/show/36106/photos/12
http://rickywood.files.wordpress.com/2008/06/house_hugh_laurie-711333.jpg 
http://www.edopter.com/images_user/ideas/200804/wTY61d 

Karnı acıkan ve yemek yemek istemeyen varsa, hemen sweeny todd u açıp izlesin. :S

 

Sweeny Todd

Sweeny Todd

“Umarım güzeldir, umarım hayal kırıklığı yaşamam” diyerek ve kendimi bu hissiyatın sınırında tutarak izlediğim film harika çıktı.

Sinemada artık kan kokusu gelmeye başlıyor sanmıştım. O kadar çok gördüm ki artık… 

Börek yapılan sahneleri gördükten sonra yemek yemekten bahseden pek kişi olacağını sanmıyorum. Elinizde mısır falan da varsa büyük ihtimalle farkında olmadan bir kenara koyuduğunuzu farkedebilirsiniz. O neydi ya öyle? Böykkk… Börek görünce artk direk Sweeny geliyor aklıma… 

Usturasının öldürtücü cazibesi de gözden kaçmıyor yalnız… Gümüş.. pırıl pırıll…

Johnny Depp’in gözlerindeki koyuluğu sadece ben mi farkediyorum? Hayır sadece filmde değil, her zaman öyle… Garip bir derinlik var. O bakışlarındaki “kara delik” ifadesi de adamları iştahla keserken daha derinden etkilenmemizi sağladı tabii… 

Harikasın adamım… 

Sinemadan çıkınca herkesin yaptığı diğer şey de şarkıyı söylemek olmuştu.

I feeeeeeelll youuuuu Joohaaannnnaaaa ! (((: Unutmuştunuz dimi bu şarkıyı ne güzel? Yine tüm gün dilinize takılacak… kötüyüm ben kötüyüüüümm (:

That's All Folks :'(

That's All Folks :'(

Bu kareyi görünce müziği kulağında yankılanmayan ve kalbi burulmayan var mı?

Ne üzülürdüm bitti diye… Bir ara başka çizgi filmler tekrar yayınlanırdı, yaşama sevincim artardı resmen. (Şuan sabahın 07:20 ve kanald nin yayın akışına göre şuanda çizgi film olması gerekiyor ama yok!)

Şimdi hayatımıza giren, ya da zaman aşımına uğrayıp hayatımızdan teğet geçen birçok filmin “THE END” karelerinin koleksiyonunu yapan kişiyle tanıştırayım sizi. Üşenmemiş, çalışmış didinmiş ve tüm kareleribiriktirmiş. Read the rest of this entry »

Film tamam ama jenerik başka bir hikaye… 

Bazı jenerikler insanı filme hazırlar. Enerji olarak, bilinç olarak, farkındalık olarak. Tamam film izlemeye heves ederiz de, filmin o ağırlığına hemen erişemeyiz, o enerjisine. Biraz adrenalin, biraz gülümseme, biraz nolii burda bakışı atar ve farkında olmadan film hakkında işaretler vermiştr aslında. Sonra tekrar izlemeye kalktığında, haa evet vay anasını ne güzel yapmış diye sesler çıkarabiliriz.

En sevdiğim… Şimdi hem kapılıp gittiğim hem de farkında olduğum liste geliyor efem… 

1- The Last Emperor

Son Imparator

Son Imparator

 

Jenerik sıralamama Son İmparatorla başlamak istedim, diğerlerini izlediğinizde buna dönmek için enerjiniz biraz fazla yüksek olacak çünkü :) . Klasiklerden olan bu filmin, garip bir doğası var. Ağır ama işleyen bir doğası. İlk izlediğimde o kadar etkilenmemiştim ama ikinci izlediğimde, jenerik daha etkili oldu. Müziğin teması, gerçekten etkileyici… 

Buradan izleyebilirsiniz;

link :http://www.youtube.com/watch?v=LEUuHA0wASM

2- Catch Me If You Can

Sıkıysa Yakala

Sıkıysa Yakala

 

Jenerik sevdama ilk bu filmle başladım diyebilirim. Animasyonla öyle güzel işlemişler ki filmi.. Adeta özetlemiş gibi… Harcanan emek de cabası. izlemelere doyaman… 

Buyrun buradan izleyebilriisiniz: http://www.youtube.com/watch?v=gaLDyrun_Cc

3- Memento

Memento

Memento

 

Bence filmi hiç tartışmayalım. Filmi sanırım 3 kere izledim yine izlesem yine kafam karışır. Sorularım var.. Ama o.. peki o zaman.. diye diye tam bir kaos. Yazarken kafası karışmıyor mu anlamıyorum. Hele çekerken, hele hele bu sahneleri birleştirirken.. düşünmek bile istemiyorum. NOrmal sırada dizmek zaten zor iken, burda bir karıştırsan ucunu toparlayamazsın :)  

Ama kafası karışanlar için rehber olabilecek bir jenerik. Film normal sırada gitmediği için, bazıları zaman kavramını (zaman? lost?) tamamen yitirdiği için, karıştırabiliyor. O yüzden jeneriği aklınızd iyi tutun. Gerekirse tekrar izleyin, pişman olmazsınız. Ne diyor jenerikte?

http://www.youtube.com/watch?v=-XzNIUt1dBQ&feature=related

Read the rest of this entry »

Hürriyet bu pazar biz sinemaseverlere büyük bir güzellik yaptı ve Pacino ve De Niro’nun oynadığı Orjinal Cinayet’leri armağan etti. Saolsun…

Hani bi oyuncuyu çok sevince ” onun hangi filmi olsa izlerim abi” şeklinde sanki kolunda serumla o oyuncuyu damardan alan bi keş gibi söyledikleri zaman sinir oluyorum. Bazı filmler var ki oyuncunun büyüsünü bozabiliyor. Hem oyuncuyu etkili yapan bazen yanındaki diğer pasif olabilen oyuncular olabiliyor. Ama Al Pacino’nun her filmi izleniyor arkadaş.

De Niro’ da olsa, Johnny Depp, Keanu Reeves de olsa adam başka duruyor ekranda. Oceans 13′te kaybolmadı adam düşünün yani… o yaşta o kadar genç adamın arasında sıyrıldı. Bu filmde Pacino var evet diyebiliyor insan.

Ya farkettiniz mi ne güzel soyadı var dimi. Al Pacino… wooaavv… çok karizmatik. Yudum Pacino… yok ben de paça der gibi durdu, adamda herşey karizmatik duruyor. Hey allamm..

Dünlerden birgün ben de bu filmi izlemeye karar verdim. ve sonunda hayretler içinde kaldım yani.

 

Orjinal Cinayetler

Orjinal Cinayetler

 

 

Onca ben Lost’u izlemiş, onu çözmeye çalışmış bi insanım. Bunun yanında Memento, Prestige gibi birçok filme de imza atmış bi izleyicim. Fakat böyle bir filmi nasıl oldu da yedim, tuzağına düştüm anlamadım.

Read the rest of this entry »

Kehanet vs Ghost Rider

Nisan 24, 2009

Hayatta herşey olagelirken, bir süreliğine neyin içinde olduğunu unuttuğun nadir yerler ve zamanlar vardır. Benim için bunlardan en kolay elde edilebileni film izlemek… 

Dün de öyle yaptım. Birşeylerin aklımı meşgul etmesine, beni bir  süreliğine oyalamasına çok ihtiyacım vardı ve arkadaşımla sinemanın yolları taştan diye diye gittim filme.

Filmin güzel olup olmadığı konusundan, yönetmeninden fazlasyıla belli olur aslında. Hatta afişine baktığımda bile ben çok rahatlıkla anlayabiliyorum filmin nası bişey oldğuğunu. Sinema salonuna gittiğimizde daha önce anlaştığımız gibi, filmi ben seçmek durumundaydım. Her ne kadar gönlüm hızlı ve öfkeli 4 ten yana olsa idiyse de Nicholas Cage’in oynadığı Kehanet – Knowing’i seçtik.

Filmi tahmin etmiştim az çok ama bu kadar da tutturacağımı açıkçası bilemiyordum. Filme illaki gitmek isteyenler buradan sonrasını okumasın, sonra da bana kızmasın.

 

Knowing - Kehanet

Knowing - Kehanet

Knowing kısaca şöyle efendim. Küçük, donuk suratlı, düz saçlı bir kız çocuğu olacak felaketler hakkında nedense bilgi sahibidir. Ve insanlara bunu bi şekilde duyurmak ister. Yine nedense bunları şifreli sayılarla yapmaya kalkışır. 50 yıl sonra bu yazdığı kağıdı bi başka çocuk bulur. Bu çocuk da kesinlikle uzay, öteki taraf hakkında sürekli sorular soran bi insan yavrusudur. Evet annesi de ölmüştür. Sonra babası da olayı çözer ve insanları uyarmak ya da yakınlarını kurtarmak isterler. Kimse onlara inanmaz. Çok geçtir ve yapılacak birşey yoktur. vs vs.

 

Film konusu bulmakta sıkıntı çektiklerini anlıyorum da bu kadar acı çektiklerini tahmin etmemiştim açıkçası. Kendimi 90 yıllarda hissettim. O zamanlar zaten teknoloji yeni gelişmekte olduğu için, her konuyu kolaylıkla sindirebiliyor, efektlerden de deli gibi etkileniyorduk. Şimdi efektler o kadar “vay anasını” dedirtmiyor artık bilgisayarlar evimize girdiğinden beri teknolojinin vardığı noktaya o kadar şaşırmıyoruz. Artık bu noktada filmin içeriğine daha çok odaklanabiliyoruz.

Yine de filmin efektleri çok güzeldi. Saolsunlar sesi de 500 km ötedeki insanlar da sindire sindire duysunlar diye sonuna kadar açtıkları için, baya baya uçaklar falan önümüze düşmüşcesine, sanki o patlamalar iki ön sırada olmuşcasına bir etki vardı.

 

Read the rest of this entry »