Biliyorum biliyorum… hiç bu kadar açmazdım arayı. Ama yazma hevesim gittiğinden değil, İlham’ın biraz işi varmış, yurtdışına kadar gitti… :)

Bu süreç içinde ne yaptığımı anlatacak değilim. Ama rüyamda annem blogumu okuyordu ve benim aşık olduğumu anlayıp bana sorular soruyordu. Gergin bir ortam oluyor, pek tavsiye etmem…

İnternette ben eskiden gece 4 lere kadar kalır sürekli bir yerlere girerdim. msn de konuşmak bir yana, birşeyler yapardım eskiden ama ne yapardım hatırlamıyorum. Şimdi bikaç siteye girip bırakıyorum. Zaman harcamak ne kadar kolaymış…

Az önce irmik‘le kahvaltıdan sonra fıkraları anlattık nerden geldiyse… Komik sayılabilecek bir fıkraydı, o değil de.. biz küçükken ne saçma şeylere gülüyormuşuz arkadaşım…

Temel fıkrası var bitane, ona nası gülüyomuşuz ya bak bilmeyenler yada hatırlamayanlar için söylücem şimdi.

Hatırlayamadım tamamını, ama bi tane çocuk bi osurdum karşıki bina yıkıldı gibi, saçmalık ötesi birşeyler söylüyodu ve biz buna fena halde gülüyoduk. hehe değil huuhahahahaaoohohohooo ihehehe şeklinde.

Manyakmıyız ya biz? Bunun neresi komik?!

Neymiş binada tam o sırada bomba varmış, çocuğun osurmasıyla bombanın patlaması aynı anda olmuş. Hey allam…

Bi kere bombaya gülebilecek bir nesil değiliz artık, bu bir gerçek. Osuruğa da ancak Recep Ivedik’te “yuhh” dediğimi hatırlıyorum :D onun dışında pek komik gelmiyor osuruk esprileri. Ama bak bak dün Kurtlarla Dans Eden filmini izliodum orda pis bi adam vardı aptal yere kilimi sererken eğilince osuruyodu. Ona yine de gülmüştüm. Ama buna gülmeme içimdeki yaşama sevinci, yani Cemal neden olmuş olabilir. :)

Neyse içinizde bunlara hala gülenler varsa lüffen buna bi son verssin ve uykusuz okusun penguen okusun. tamam mı… düzeltin, toparlayın kendinizii..

Hadi bana güle güle…

Not : Yokluğumda merak edip gelen, beni google üzerinden arayıp bulan ve takipçiliklerinde sadakatini belli eden arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. Ben zira kimseyle ilgilenemedim bu süre içinde. Kendim de yazmadım hatta. O yüzden, sahalara u dönüşü yapiciiim.. Görüşürük..

People I Hate

Haziran 11, 2009

Yetişkin erkeklerin ve kadınların hayatından, eğer aşkı çıkarırsanız, çirkin bir varlığa dönüşebiliyorlar.

Yetişkin erkek ya da kadınların hayatında aşk olmamasından, sağlam bir evlilik olmamasından dha kötü birşey yoktur herhalde. Vardır da, yoktur işte… Neden çünkü yazın sıcağında kendinizden nefret ederken başka insanlardan iyice tiksinebiliyorsunuz.

Biliyoruz ki insanlar, hayatlarına sevgi, aşk gibi kavramları soktuklarında, ya da bunları hissetmeye başladıklarında kendilerine dikkat ederler ister istemez. Çünkü beğenilmek istemek herkesin doğasında olan birşeydir. Eğer birini umursuyorsanız, hayatta, onun için mutlaka kendinize dikkat edersiniz. Bazıları kendisi için yapar bazıları başkası için. Ama mutlaka umursadığı birileri olmalıdır.

Eğer umursadığı biri olmazsa, ona dikkat etmez, onun düşüncelerine dikkat etmez… Dikkat etmezse, bakımlı olmasına gerek kalmaz. Nazik olmasına da gerek kalmaz… O sadece ne görünüşüne, ne konuşmasına ne de hareketlerine dikkat etmeyen “dünya umrumda değil, ben de dünyanın umrunda değilim” psikolojisinde garip bir insana dönüşürler.

Feminist ya da kadınları savunan biri diye düşünmeyin diye kadınlardan başlayayım.

Kadınlar birini umursamadıklarında, elbiselerinin altına erkek ayakkabısı giymeye başlarlar. Taktıkları hiçbirşeyin üzerindeki kıyafete uymasına gerek yoktur. Altınlar ona düğünde takılmştır ve onu kadın olarak gösterebilecek tek şey odur, çıkarılmaz. Kıyafetleri az önce evde ya da pazarda ya da herhangi bir yerde kıyafetle aynıdır, ve uzun süredir hep onu giyer. Oğluyla ya da başka biriyle konuşurken, ses tonuna dikkat etmez, sesi çatlar ve avaz avaz bağırır. Bu kadınlar aşık olmadıkları biriyle beraber oldukları için adeta çile çeker gibi yaşarlar. O kişiyle de çileleriymişcesine, “ben seni bilirim, bütün yükünü taşıyorum, sen bana ait olan herhangi sabit birşeysin işte” der gibi konuşurlar hatta özel olmalarıyla ilgili herhangi birşey söz konusu değildir. Bu kadınlar kızkardeşleri ya da anneleriyle çok sık görüşürler. Sürekli onlardan telefon alırlar ve mutlaka misafirliğie davetlidirler. Çoğunun varsa başörtüsü kaymıştır, onu toplamak istediğinde suratının altına kadar indirir tekrar geri çekerler. Altta saçları karman çorman olur buna pek aldırış etmezler. Eğer yoksa saçları mutlaka kısacıktır çünkü taramazlar saçlarını. Fön değmediği gibi, belki kurutma makinesi bile değmez saçlarına. Kalçaları genişlemiştir ve evde tamamen özensiz giyinirler. Cilvenin öteisnden geçmezler. Bu kişiller başka erkeklere de düşmancasına bakarlar. Yanlarından geçmekte olan bir erkek sanki ırzlarına göz dikmiş gibidir onlar için. Olaki otobüste yanlarındaki boş yere oturmaya kalkışsınlar, kaşlar çatılır, kafa öne eğilir, gerilir. Ne münasebettir, kimdir onun yanına oturandır.

Erkekler, genellikle göbeklidir, panntolonları kaymıştır. Gömlek giyerler. Gömlek ütü gerektirmeyen cinstendir, birkaç gün art arda giyilmesinde sakınca yoktur, sıcaktan terlemiş olsalar bile. Leş gibi kokarlar ve bundan kendileri rahatsız olmadıkları gibi, başkaları “ACABA” rahatsız oluyor mudur düşüncesine hiç kapılmazlar. Umurlarında bile değildir. Aksırır, öksürür yere tükürürler. Onlar için eşleri umurlarında olmadığı gibi, başka bir bayan da umurlarında değildir. Bir yerde beklerken elleri fermuarlarında olur ve bacaklarından birini yana açarak garip bir hareket yaparlar ve bundan hiç ama hiç rahatsız olmazlar. Yaya yolu üzerinde tam karşısında karşıdan karşıya geçmek üzere olan en az 75 kişi varken, ve bir bayan gözlerinin içine içine bakarken, hiç çekinmeden ellerini burunlarına sokup karıştırabilirler. Read the rest of this entry »

Veda Etmem Ben O Çantaya

Haziran 10, 2009

İskender’in çiğ köftesi, üniversitede parti diyince en çok onu özlediğimi hatırlıyorum :) Bir bahane olur iskender’e mutlaka Urfa usulü bir çiğ köfte yaptırılırdı. :)

O gün de yanlış hatırlamıyorsam, zorla çıkardığımız Ege Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi Eğitimdeyiz dergisinin şerefine bir parti yapılmıştı. Önce bahar diye dışarıdaki çimlere yönelik planlanan parti, tarih kültür merkezinnin altındaki bir kantinde yeşermek zorunda kalmıştı yağmurdan dolayı :)

ama yine  de güzeldi, bir sürü insan vardı… hocalar, öğrenciler…

Dergiyi hazırlarken en çok sponsor bulmak zordu, bir de tasarlamak :) Ama her ikisi de bir şekilde halledildi. Sonra yapan kimse kalmayınca devamı gelmedi sanırım. Ekiple birşeyler yapmak gerçekten güzel…

Hemen iskender için malzemeleri hazırladık, bir yandan devasa boyutlardaki salatamızın hazırlıklarına başladık. kaç domates, kaç marul ben sayamadım artık :)

İçecekler gırla.. bir de acı olduğundan insan yedikçe yiyor, birşey anlamıyor… sonradan çıkıyor acısı :)

Neyse parti bitti herkes eve dağılıyor. İskender ve ben de bir arabaya sığışıp gidiyorz. İskender partiden artan içecekleri elime sıkıştırıyor ve yolda evin önünde iniyorum. Çantam omuzumda çapraz asılı, kapıdan çıkarken yere düşüyor ve yerden alıp takıyorum omzuma tekrar ve apartmana yöneliyorum. Şişeleri bırakıp anahtarı çıkaryorum ve apartman kapısını açıyorum. Giriyorum asansörü çağırıyorum. Kapıya geliyorum, içeriye giriyorum.

Şişeleri mutfağa bırakıyorum, evdeki insan ahaline selam veriyorum, odalarının kapısından kısa bir sohbet geçiriyorum ve odama yöneliyorum. Bilgisayarımın başında bulunan sandalyeye atıyorum kendimi.. Birşey oluyor, telefona bakmak istiyorum.. Telefonu almak için çantama yöneliyorum. Read the rest of this entry »

Düşünme Molası

Haziran 6, 2009

Markete gitmeden daha doğrusu tırmanmadan önce :) küçük bir yazı yazmak istedim. Biraz parça parça olacak çünkü konu bütünü sağlanacak gibi değil.

Küçüklükten beri günlük tutardım. Yaklaşık 12 yaşında başladım günlük tutmaya ve sonradan kendimce bir üslup geliştirmeye karar vermiştim. Aklımdan geçenler her ne ise olduğu gibi düşümeden yazacaktım. Böylece zihnimin düşüncelerimi ve asıl duygularımı bozmasına değiştirmesine, önüne kompleks, gurur gibi duyguları koymasına izin vermeyecektim.

Sonra başladım yazmaya bazen alakasız cümleler yazmaya başladığımı gördüm. Bu da öyle birşey olacak.

Küçükken yine, yattığım zamanlarda öylece uykuya dalamaz illa ki birşeyler denerdim. Mesela hiçbir düşünmemeyi denerdim. :D Nasıl çabaladığımı size anlatamam böyle terler akıyo artık “düşünmüyorum, allam düşünmemezlik yapamıyorum hiçbişey nası düşünülmez, hiçbişey düşünmemeyi düşünüyorum offf” diye böyle delirmiş şekilde.. yat dimi yatakta normal.. küçüksün sen çünkü…

Bu aralar gündemde olan iki konu var hayatımda, size bunla ilgili bir düşünce yazısı yazmamıştım. Biri aşk diğeri de kader. Son zamanlrda ortaya çıkmaya başladı pek üzerine gitmek de istemiyorum.

Lisede camdan dışarıya baktığım zamanlarda büyük bir aşkın varlığından ve bunun beraberlik için olmazsa olmaz olduğunu düşünürdüm. Ama şimditek önemli olan şeyin aşk olmadığını ya da aşkın sadece tek birşeyden ibaret oolmadığıını söyleybilirim. Bu bayık muhabbeti de burada kesebilirim.

Birgün okul çıkışında Bir mektup sıkıştırılmıştı elime, içinde Gülay – Cesaretin Var Mı Aşka parçasının sözleri yazılıydı. Ona bu kadar aşık olabileceğimi hiç tahmin etmemiştim. Hiç düşünmemiştim bile çünkü olmazdı… ama oldu… Onu tekrar görmem sanıyordum farklı şehir ve farklı bölgelerdeydik. Birisini seveceğim zaman hep ondan özellikler aradığımı farketmem ne kadar acı olsa da buna alışmıştım zaten. Çok da acıtmıyordu artık. ondan sonraki sevdiklerimden özür dilerim ama size ilgiyle göz atmamın sebebi ondan birkaç parça taşımanızdı :)

Yaşadığı en masum aşkın benimle olduğunu söylediğinde öfkeyle karışık bir kadife gibi duygu kapladı içimi. Çünkü bilirler benim onu ne kadar sevip üzüldüğümü.. Ağzımdan çıkan iki laftan biri o olurdu. Evlendiğini de onu tanıdıklara sorarken öğrenmiştim zaten, bu pek birşey de değiştirmemişti. Hala değiştirdiğini de sanmıyorum sadece yatağından taşmıyor şimdi… İnşallah onu görebilirim.

Kimi insanlar vardır hayatınızda, birşekilde onlarla görüşmeye son verirsiniz. Ayrılık dersiniz, bitti dersiniz…sonra yüzünü görmek istemiyorum, bitti deseniz de illa onu görmeyi umarsınız ir yerde. Mesela karşılaşmayı ya da bir ortamda aynı anda orada bulunmayı. İşte bazıları vardır ki görmek istemenizin nedeni onu merak ettiğiniz için değil, o an ne olacağı tahmin e tmek istemenizdendir. Aslında da sizin onu değil, onun sizi görmesini istersiniz. Bakalım ne olacak… Belki sizi daha güçlü görmesini, bir başka biriyle birlikteyken görmesini istersinz aslında.

Bu duygu o dahaö nce sevdiiniz kişiyi hala sevdiğinizi değil, sadece gurur yaptığınızı gösterir. Ayrıldığınızda da sizi acıtan şey sevgilinizle artık bir arada olamayacak olmaktan çok, sizin gururunuzu kırdığı için olur. Onun sizi görebileceği bir yere gidersiniz ve sizi farketmesini beklersiniz vs. Bunlar kendinize oynadığınız küçük oyunlardır asında… Read the rest of this entry »

Çim Keyfi

Mayıs 31, 2009

Sallan Yuvarlan Bana

Sallan Yuvarlan Bana

Ne güzel yuvarlanıyordu öyle çocuklar, çimlerin üzerinde.. Bir de tam meyil vardı ki doyamadılar çıkıp tekrar yuvarlanmaya. Hep hayalimde olmuştu böyle yapmak..

Onlara katılsamıydım acaba?

Hayat kısa ne de olsa.. hazır içimde kuşlar da cıvıldıyorken yeniden =)

Bu başlık bir zamanlar bana armağan edilen sade bir çerçevenin içindeki olağanüstü fotoğrafın altına iliştirilmişti.

Bu şarkının uzun süre Lionel Richie’ye ait olduğunu, uzun süre onun söylediğini düşünmüştüm. Bir gün arabada giderken, bu şarkı çalmaya başladı ve ben o gün bunu Kenny Rogers’ın söyledğini öğrenmiştim.

Geçenlerde İletişim Kitabevi’nde albümlere bakarken Lionel Richie’nin beyaz bir albümünde bu Lady parçasının yer aldığını gördüm. Yanılmamışım.. ikisi de söylüyormuş bu parçayı.

Şarkı, hele ki sözler olağanüstü.. eğer kalbinizde anahtar noktalar varsa o noktalara tek tek değiyor bu notalar..sözler..

Lady, Im your knight in shining armor and I love you
You have made me what I am and I am yours /* as you told me */
My love, theres so many ways I want to say I love you /* as you told me */
Let me hold you in my arms forever more

You have gone and made me such a fool
Im so lost in your love
And oh, we belong together /* as you told me */
Wont you believe in my song? Read the rest of this entry »

Arda Boyları

Mayıs 26, 2009

Türkülerim vardır, dinleyemediğim, dinleyip mırıldanamadığım…

Arda Boyları benim ismine bile bakamadığım türkülerden biridir. Görünce bile, içim parçalanır, boğazım düğümlenir. Ne dinlemeye ne bahsetmeye dilim varır. Yapamam nedense…

Uzun zamandır onu içimdeki karanlık tarafa saklamıştım çıkarmıyordum. İyiyidi orada… emniyetteydi. Taa ki kardeşim “Elveda Rumeli” de izlediğini, dinlediğini söyleyene kadar. Ben bir zamanlar cesaret edip dinlediğim için benden biliyordu bu türküyü. haliyle istemeden bunu ortaya çıkardı.

Ama ben ruhsal durumunuz elverişli değilse pek dinlemenizi tavsiye etmem. Hatta benim gibi baharın tam ortasındayken böyle birşeyi ortaya çıkarmanızı hiç tavsiye etmem..

Hikayesi de şöyle :

Bir ömür boyu ayrılmamak üzere birbirlerine söz veren iki nişanlı olan Recep ve Zeynep’in huzurlarını köy ağasının oğlu İsmail bozmaktadır. İsmail de Zeynep’e âşık olmuştur ve ona sahip olabilmek için türlü yollara başvurmaktadır.

İsmail zenginliğinin verdiği cesaretle Zeynep’in annesine niyetini açıklar, o da İsmail’in elinde bulundurduğu mal varlığına aldanarak işbirliği yapar. Sevdiğine bir başkasının talip olmasına dayanamayan Recep, öfkeyle ağanın kapısına dayanır. Ancak ağa güçlüdür, kendisine karşı çıkan Recep’i ağır bir şekilde cezalandırır. Uğradığı zulmü dayanamayarak dağa kaçan Recep’in yokluğunda, Zeynep’in annesi ve Ağa’nın oğlu Zeynep’i evlilik için ikna etmeye çalışırlar. Recep’in bir başka sevdiği ve ona kaçtığı söylentileri köye yayılır. Ve düğün hazırlıkları başlar.

Recep ve can dostu Cemil ise dağda Ağa’nın adamlarıyla mücadele ederler. Ağa’nın adamlarında kurtulmayı başaran arkadaşlar, bu sefer kendilerine dost gibi yaklaşan düşmanlarla savaşmak zorunda kalırlar.

Düğün günü sevdiğini kaçırmaya çalışan Recep, sevdiğine bu dünyada kavuşamaz. Zeynep ve Recep’in dillere destan aşkları, “Arda boylarına ben kendim gittim
Dalgalar vurdukça can teslim ettim” dizelerini barındıran Arda Boyları türküsüyle dilden dile dolaşır.

Güzel değil mi… Şükriye Tutkun’un klibini hiç izlemeyin zaten, içiniz parçalanır.

Allah kimseyi nasibinden ayırmasın… amin…



 

How I Met Your Mother

How I Met Your Mother

Ne zamandır How I Met Your Mother’ı seyrediyorum. (Thank My Cousin)

ve bayılıyorum evet evet.. bölümler ne daha uzun olsun ne de daha kısa.. çok renkli eğlenceli. İzleyen herkes bunu söyler eminim.

ama benim gözüme batan şeyler var… evet var..

Aslında içten içe bize aşıladığı bazı duygular var, özendirdiği de diyebilirim. 

1- Arkadaşlık
2- İçki
3- Seks

Belki bu seçenekleri artırabilir ya da azaltabilirsiniz bilmiyorum da en çok gözüme batanlar bunlar  ve tamam seks onlar da normal birşey, herhangi bir canlının temel ihtiyacı gibi görünüyor ama bence bu kadar peynir ekmek gibi göstermeleri hoş değil. Biraz fazla işlenmiş gibi geliyor. Seksi de öylece işlememişler tabii

Seks yapmak doğaldır. Tamamen tercih alanınıza göre…

a) Hayatınızın aşkını bekler onunla yaparsınız ama o gelene kadar hala vaktiniz var
b) Güzel bayanları seçer ve onlarla yaparsınız
c) Ömür boyu beraber olacağınız biriyle yaparsınız.

Çok sevilesi bir dizi ve insan bu saydığım kavramları izledikçe normal karşılıyor artık. Hatta en normal gelen de arkadaşının eski sevgilisiyle yatmak. Başta bunu kabul etmiyordu kimse ve artık ben de dahil olmak üzere önce amaan nolcak ki dedim sonra da “ted sevmiyo ki artık, barney yazık ya nası aşık, beraber olsunlar” şeklinde tepki güdmeye başladım.

Arkadaşlık konusu çok güzel öyle gösterişli bir yapısı yok. ama seks konusu dediğim gibi biraz fazla işleniyor. Read the rest of this entry »

Hissiyatımın Güncesi

Mayıs 20, 2009

Dünya nasıl da güzel seninle

Dünya nasıl da güzel seninle

Acılar bitti… öyle böyle… 

Yazı yazmamı sağlayan tarafımı geriye çekiştirip duran akıllı tarafım sakinleşti. Çikolata Tutkumu elime aldım, bir kaşık ondan bir kaşık Monk izleye izleye tattım. Halbuki sabah “5 dk daha uyusam” diye diye zorla kalkmış, kendimi akşam ilk fırsatta derin ve bir uykuyla  ödüllendirieceğimi söyleyeerek ikna etmiştim. Ama şimdi saat 00:41 ve ben yazı yazıyorum.

All My Loving – Across The Universe soundtrack versiyonunu dinliyorum. Bu şarkıya bayılıyorum.

Close your eyes and I’ll kiss you,
Tomorrow I’ll miss you;
Remember I’ll always be true.
And then while I’m away,
I’ll write home ev’ry day,
And I’ll send all my loving to you.

I’ll pretend That I’m kissing 
the lips I am missing
And hope that my dreams will come true.
And then while I’m away,
I’ll write home ev’ry day,
And I’ll send all my loving to you.

Önemli parametreleri de işaretledikten sonra devam edebilirim… 

Bir konuda fikir sahibi olmak zor birşeydir. Ama bir konu hakkında konuşmak çok kolaydır aksine. Bir konu hakkında konuşurken, “fikir sahibi olmak” ile “söz sahibi olmak” arasında nerede olduğunuzu görebilmeniz için fikri beyan ederken, konuşmanız (yorumunuz) bittikten sonra sizi tam olarak neyin tatmin ettiğinden emin olmanız gerek.

Üzgünüm ama hiçbir zaman düşük ve uzun cümlelerimi kısaltamıcam. Üzgünüm gerçekten… 

Herkes zorla biriktirdiklerini kolayca paylaşsınlar, bilgi yayılsın genişlesin diye yapılan şu bloglar günümüzü kurtardı diyebilirim.

Fikirlerini yayanlar tamam da bu fikirleri karalayanlara bu aralar fena halde tepkiliyim aslında. Ama yaşımın gerektirdiklerini yapmak istemiyorum yani  fevri davranmak istemiyorum. 

Eminim dünyanın kenarında köşesinde tepesinde sivrisinde binlerce insan birşeylerle uğraşmış, önemli buluşlar yapmış, hayatı kurtaracak ya da kolaylaştıracak fikirler üretmiştir. Zamanlarını harcamışlardır buna. Ekmeğimi alayım, paramın üstüyle de topitopumu alır yoluma koyulurum bana ne dememiş yani adam… Daha ne istiyorsun?

Bu çalışmalar bu fikirler yine başkalarının menfaatlerini korumak , bulunduğu konumların tehlikeye girmesini engellemek için engellenmiştir. formalitelerin nedense o çalışmalar, fikirler üzerinde uygulamaya konulası tutmuştur.. kesin! Read the rest of this entry »

What Dreams May Come

Mayıs 12, 2009

 

Dreams

Dreams

Benim bir suçum yok… dönem dönem olur böyle, vasat hale gelmem merak etmeyin (:

Bazen güzel bir dünya tasviri yapmak gelmez mi insanın içinden? Ben bunu yaparken ne suyun rengini değiştirdim ne de yaprağın. HErşey olduğu gibi güzeldi, sadece şeffaftı herkesin içi… hepsi bu. 

Kimse kendisinden korkmuyordu, düşündüklerinden ve yapıyor olduklarından… kendisinin bildiği şeyi başkasına itiraf etmekten niye çekinirdi ki insan? 

Ölüm, cennet, cehennem, ölümsüz aşk, benim ancak filmlerden edinebileceğim, filmlerden görüp de tasvir edeceğim şeyler olabilir. Ne ölen eşinin ardından ancak 2 gün dayanabilen ve bunu hisseden anneannem tam kesin tanıyı koyabilir ölümsüz aşk’ta ne de başka birşey… 

Ama var… hepsinde bir mücadele, bir sınama var. Sınamadan geçmeyen aşk pek kabul edilebilir değil galiba dünyada. Acı çekmeden edinilen güzzellik hakedilmiş bir ödül sayılmıyor ilk insandan beri. 

Allah da kullarını dünya gibi bir güzellikle sınamıyor mu zaten? Aynı temel kural..

İşte böyle genel konularda sadece kendi hislerinle sadece başkalarının yaşadıklarıyla yorumlar yapıp barajlar çekmek, böyle olmalı demek artık midemi bulandırıyor benim… Çünkü her böyle olmalı dediğinde, ve öyle oluyormuş gibi geldiğinde, ya rol icabı oluyor ve film 3 saatte bitiyor, gerisine şahit olamıyoruz… Ya da kendimiz yaşıyoruz ve gerçekler hiç de öyle olmuyor. İnsanlar zoru sevmiyor bu bir gerçek… nefislerine hakim olmakta çok güçlük çekiyor bu da gerçek… mükemmel hiç değiller bu da apayrı bir gerçek. Bu durumda çok değişken varken nasıl tarif konulabilir ki bilmiyorum… 

Ama hala bir aşk hikayesi duyduğumuzda, izleidğimizde zorluk derecesine göre duygulanıyoruz. elimizde değil, istiyoruz da… 

Şimdi cenneti cehennemi görmedik. Gördüklerimiz kendi hayalgücümüze sığanlar.. isteklerimiz, hayalimizin erişemeyeceğini düşündüğümüz hayaller… güzellikler, ya d kendi karanlıklarımız. Bedenimizin ve ruhumuzun umudunu tamamen yitirdiği karanlık noktalar.. Tüm bildiğimiz bu… 

ben de bunlar üzerine pek konuşulmasını sevmem… ama bir film var.. yine de çok ama çok sevdiğim.

Robin Williams’ın benim psikoloğum olduğunu söylemiştim. Adamı görünce hayata bağlanıyorum gibi oluyor. Öyle pozitif bir hali var ki.. 

What Dreams May Come… filmimizin adı bu.. Türkçe’si Aşkın Gücü… 

İzlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. Çok yumuşak, sıcak, heyecanlı, aşklı, tutkulu bir film… aptal romantik değil… 

 

What Dreams May Come

What Dreams May Come

Filmde R. Williams, eşi intihar eden birini oynuyor. 

Aşk öyle varınız yoğunuz değil ama yaşıyorsanız ya da hissediyorsanız hakkıyla yapın bari ki buna değsin.

Biri sizi sevdiğini söylediğinde ona sınamalar koymaya da kalkmayın. yanlış olur… 

Sizin için dağları aşmaz, size zarar veren herşeyi öldürmez, saçınızın teli düştü diye dünyayı yakmaz, size kul köle olmaz, bu filmdeki gibi sizi cehennemin dibinden çıkarmaz… 

Ama çok sever, bir kere de olsa iyi yapamadığı birşeyi sizin için yapar..

Size destek olur, gözünüzün içine bakar…

Sizi incitmez, ihtiyaçlarınıza kulak verir, düşünür… 

Siz rock dinlerken o opera dinler belki ama siz farketmeden ortadan kaybolan dağınık eşyalarınızı meğer o toplamıştır… 

Belki sizi hiç önemsemiyor gibi görünür ama sizin yok olmanız düşüncesi aynı ölüm gibi bilinçaltına itilmiştir duygunun vereceği zarardan ötürü…

Zor günlerde beraber mücadele edersiniz…

İnsan yapamayacağı şeyler de olsa böyle güzellikleri ideal olarak almalıdır en azından. O zaman herşey daha güzel olur.. salıverilmiş olmaz öylece…

Aşk genç yaşlarda daha tepkili yaşanan bir duygudur.  Sonra yoğunluğu artar ve ağırlaşarak dibe çöker. Dökülmesi zorlaşır.. çok güzedir ve çilesi çekildiğinde bile hayatın sonu yaşamaya hakikaten değerdir.

Read the rest of this entry »