Toystoy

Kasım 23, 2009

Tecrübe

Tecrübe

Kafamın içinde Beatles – Flying çalmakta…

Bugün bana verilen en büyük işaret sanırım, üzerindeki led ışıklarla gideceği istikametin yazması gereken yerde kocaman harflerle TECRÜBE yazan ve kenarda bekleme yapan otobüstü. Niye öyle bişey yazsın anlamadım ama manidar…

Fotoğrafını çekecektim ama içindeki şoför amca beni yanlış anlardı. Bazen bi an için erkek olmak istediğim oluyor tabii…

Tecrübe dediğimiz şey ilerde pek işimize yaramıyor söyleyeyim. Hiçbir zaman aynı şartlarla tekrar karşılaşmıyosun.. Tecrübeyi alıp başka yere aynı şekilde koyarak  daha iyi bir sonuca geçemezsin. Hayatın öyle oyunlardaki gibi LEVEL 1 gibi aşamaları falan yok. Keşke olsa ama yok… Tecrübe sadece bir kere edinilir, her an her durumda farklıdır.

Sonuçları farklıdır. Yani “Bir daha başıma böyle birşey gelirse yapmam” dersin zaten o şey tekrar başına gelmez. Bir şekilde başka türlü olur işte. Kısacası genelleme yapmayın hiç… saçma çünkü..

Ama tecrübe tabii güzel birşeydir. Yüzündeki sütten yeni ayrılmış ifadesi gider, biraz daha bilge bir hal alırsın.. Birşeyi bilmekle bilmemek arasındaki kocaman fark vardır, büyürsün işte… Çocuk olmazsın… Gerçi beni hala 19 yaşında sanıyor insanlar.. hala saf mıyım neyim..

Akşam Akşam

Kasım 21, 2009

Ya bu kadın yaşlı ama ne kadar güzelmiş Rus mudur nedir, yok o da değil derken yanındaki koskoca Sinan Çetin’i görmemek…

Bu ancak ben olabilirim herhalde… Hakkaten baya dalgın olmak lazım…

Meğer kadın Sinan Çetin’in müstakbel eşi Rebekka Haas mış. Google’da baktım daha genç halleri var. şimdi o kadar genç değil ama güzel kadın. Renkli bir hayatları vardr vesselam. Birbirlerine vakit ayırabiliyorlar mı acaba…

Emir’in söylediğine göre – ki ben de katılıyorum – adam 500 yıl yaşasa çalışmak zorunda değil. Tabii ayrıntılarını bilemeyiz, ne gibi bir hayat yaşadığının… Ama böyle bir insanın birine güvenmesi ne kadar zordur… Yani kadınlar gücü sever, hakimiyet özelliği olan bir erkeği ve rahatı. Haliyle bunlar önplana çıktığında refleks olarak bir erkeği sevebilirler. değil mi ama? Öyle bir insanı severken, onun kaşına gözüne kurban olabilecekmişsiniz gibi hissedebilirsiniz bile. Çünkü para bazı insanları Brad Pitt yapar. Hatta bazı söylentilere göre sosyetede ondan daha yakışıklıları görülmüş.

Yanıltıcı üzücü bir durum tabii. O kişi sadece parası olan kaslı bir erkek olarak tablo halinde durmayacak. eşya değil o çünkü. Gözüne güzel gelen tarafına çevirip masana koyamazsın. Onun da duyguları, ihtiyaçları, kusurları ve zayıf halleri var. Bu kadar rahat durumdayken birinin seni gerçekten sevebileceğine inanmak, özellikle de eşin güzelse… çok zor ya gerçekten… Ne bileyim… Kaybetme korkusu olursa onlarda daha yoğun oluyordur.

Bu insanların çalışmaktan dolayı çok geç evlendiklerini düşünürdüm ben ama onlar genelde mutluluğu ve güveni ancak belli yaşlarda temin edebiliyorlardır. Karakter olarak güven olarak değişimin boyutları olarak en istikrarlı dönemleri 40 yaş ve üstü olur. Kadın çocukluk yapmayacak, beklentileri sürekli artmayacak (bundan çok emin değilim), erkek de dışarda gözü pek olamayacak, ne “pek”i “hiç” olmayacak, kendine güveni tam olacak, daha olgun biri olacak…  Zor…

Valla bilmiyorum. İlerde zengin olma gibi bir ihtimal varsa, bence şuanda fakirken biriyle duygusal bağ yaşamaya bakın. Yoksa para hayatınızda büyük bir etken olabilir. Yarın birgün “tüm paramı kaybettim. Üstüne de karımı kaybettim, etrafımda kimse yok artık yalnızım” gibi yakınırken kendinizi bulabilirsiniz. Bunlar da “üstüste” olan talihsizlikler değil “zincirleme” olan olaylardır.

Ya benim o kadar param olsa tek kişiye mi kalırım. Günümü gün ederim…

diyorsanız tabii onu bilemem. Ama yaşlandıktan sonra sizinle olmak için can atan insanlar olmayacak.

Samimi, arkanı dönebileceğin, başını koyabileceğin, sıcak bir insan yok… teksin böyle.. kötü yani.. .

Palavra

Kasım 19, 2009

 

Maldivler

Maldivler

 

 

Eskiden daha orjinal, daha değişik başlıklar buluyordum ben, artık yapamıyorum…

Hani insanların değişik söylemleri vardır. Büyük harflerle yazacağım : TAMAMEN Palavradır, tamamen palavra yalan kokar ama yine de ona fena halde inanmış şekilde söylemleri dile getirirler ya :) bugün onlardan birini söyleyeceğim işte.

Bir yerde bekleme halindesinizdir. Önünüzden ortalama bir araba geçer. “Ya şöyle bi arabam olsa yeter bana… ” dersiniz. Sonra arkasından kocaman lüks bir araba geçer ve yanınzdaki sorar “Peki böyle bir araba ister misin” diye… “Yeeookk yeaaa… istemem böyle normal bi araba olsun yeter bana… “

Aynı şey para için eş için ev için herşey için geçerlidir.

“5000 tl olsa yeter bana”

“100 metrekare evim olsa yeter bana”

Tamam hadi bunlar yeter de, fazlasını ister misin diye sorunca niye artistlik ya da pardon, alçakgönüllülük yapıp da “yeak yeaa” diyosunuz? Bal gibi de istersin niye istemezki insan?

Yani onunla da mutlu olurduma getiriyosunuz da işte yalan, palavra.. İnsanlar yapıları gereği azla yetinmeyi pek az bilirler. Ben bile yolda gelirken “2000 tl olsa yeter.. yok 3000 diyelim.. tamam 4000 tl… yuvarlak hesap biz onu 50bin yapalım evet 50 50…”

Abi dünyanın bütün parasını istiyorum eğer sorarsan. Haa, benim işimi beni memnun edecek düzeyde hangisi görür dersen, işte ona sıfır tl bile diyebilirim… Tamam 1000 tl diyelim… yok 2500 tl.. 50 tamam 50bin öfff…

Public Enemies/ Halk Düşmanları’nda Johnny Depp in canlandırdığı pro. hırsızın bir repliğine hayrandım mesela. Kız arkadaşıyla yatarlarken soruyordu “Hayatta en çok neyi istiyorsun?”. Adamın cevap kısa “Everything/Herşeyi”

İnsan elbette her zaman fazlasını ister de işte istemyorum diye yalan söylemeye gerek yok. Az ile mutlu olabilmek, bu konuda yalan söylemeyi hiçbir şekilde gerektirmez.

Sevdiğimle Maldivlerde 5 yıldızlı tam pansiyon bir otelde 2 hafta tatil yapmayı elbette çok isterim hem de deli gibi ama bir odada bıraksanız bizi, biraz ekmek biraz su, mutluluktan aklımı kaybetmem için yeter de artar bile. (Ona da söyledim, gerçekten, palavra değil)

Kordon Seçmeleri

Kasım 17, 2009

İzmirli olmak gerekmiyor birazdan anlatacağım deneyimden şikayetçi olmak için.

Hani olur ya, kafe vs. sıralı olan yerlerden geçersiniz yolunuz üzeri icabı… Hani oturmayacaksınızdır. Orada garibim çalışanlar “Buyrun efendim yerimiz var çay kahve nargile, isterseniz köşede deniz kenarında yerimiz var” diye böyle atlarlar önünüze.. Bir de tanıdık gibi gülümserler suratınıza, bi an kalakalırsınız böyle… Sanki sizi bekliyodur o an.

Tam yanımdaki arkadaşıma bişey anlatıyorum dimi hararetli hararetli… Bi git bi lafıma girme… Unutuyorum ben ne dicemi o zaman…

Hadi oturacak olsam bakınırım dimi, bakınıyosam söyle işte şu var bu var de ya da çekmeye çalış ama ben oradan geçip gidecek bir halktan ibaretsem benim güzelim lafımı bölme. Unutuyorum ondan sonra “ıııııı ııııı” demeye başlıyorum. Ben okurken ya da konuşurken “Iııııı” dememek için ne kadar çok sesli okuma konuşma pratkleri yaptım sen biliyor musun?

“Adını sen söyle” lafından da pek haz etmem…

Ne adı.. Adını mı unuttuk birinin? Bir iöyle dediği zaman “Osman? Hüsamettin? ” diyesim geliyor :D Diyorum da zaten her ne kadar iğrenç bir espri de olsa. Nihayetinde unuttuğu şey bir paragraf, bir olay olan ama bunu isim sanan insanlar utansın. HıH!

Sizin bu İzmir’ e de kış gelmiyor galiba… Ben gidiyorum memleketime, şöyle bir üşüyeyim bir donayım… Dimi… Aydın da soğuktur küçümseyenleri beklerim kışın..

Oflama

Kasım 16, 2009

Neydi kopan içimden, yıllar zincirinden

Öldüm sanki yaşarken, kaçtım hemen o sahneden

Kendimi buldum ben çalıştığım bu yerde

Azalır acılar da belki git gide..

Uykusuz her gece, bu soğuk kahvede

Sabahlarım bazen günlerce, rüyalarıma gelme diye…

Bu şarkının sözlerini sonuna kadar yazabilirim şuanda.. tam o moddayım çünkü.

Çalışıyorum, üşüyorum, kafamda yüzlerce şey dönüyor ve insanlardan biraz daha tiksiniyor, çirkinliklerden uzak görebildiğim insanlara biraz daha bağlanıyorum.

Şimdi bazılarınız, farkında bile değilsiniz, kendinizce bir takım oyunlar kurup bunları benim üzerimde uyguluyorsunuz. Kendinizi ört pas ettiğiniz, sakladığınız, değiştirdiğiniz ufak oyunlar. Yok, öyle komplo teorileri uydurduğum yok. Bunları anlatacağım.

Fikrinizi dolaylı olarak söylemek, dosdoğru söylemekten daha kolay geliyor. Buna rağmen düşüncelerini rahatça dile getirirmişcesine bir lakayitlik takınıyorsunuz ya…

Davranışlarınıza, söylediklerinize bahaneler ve yalanlar uyduruyorsunuz ya…

Kibir yapıp, sahte “olgun insan” tavırları takınıyorsunuz ya…

Bir hallere giriyorsunuz…

Hasta ediyorsunuz beni…

Birinin zaaflarından birini gördüğüm zaman, onu parmağımla itmek ve bastırmak, gömmek istiyorum aslında. Ama bunu yapmamak, o zaafı görmemek beni daha iyi hissettiriyor. Hiç beklemediğin birinden bile yalan duyduğun zaman bunun üzerinde durmak istemiyorum artık.

Bir keresinde büyük tartışma yaşyordum biriyle. Bilenler bilir öyle kavgacı bir insan hiç değilimdir. Ama haksızlığa gelemem.

Orada bir diyalog geçmişti.. hani durupdururken aklına böyle şeyler gelir insanın, nerde en sinir olduğun şey varsa o gelir mesela… Bu geliyor benim de.. Sebebini söyleyeceğim tabii ki…

Ben büyük bir suçlamayla karşı karşıya kalmıştım. Ağır bir ithamda bulunmuştu zatıalileri.. Ben içinde bulunduğum durumda, kısa süreli bir şok geçirdikten sonra, sinir patlaması yaşamıştım. Bağırmaya başlamıştım. Karşımdaki insan da “Madem suçlu değilsin niye bu kadar parlıyorsun? Suçlu olmasaydın gayet sakin olurdun” demişti.

Kendisi suçlu psikolojisini ayırt edemeyecek kadar “suçlu” rolünde olduğu için…

Başka bir zaman da kendisi bariz bir şekilde suçlu olduğunda ben bu hatasını öne sürdüğümde, bana sakin bir dille – ama anormal bir şekilde sakin bir dille – itiraz etmiş, adeta umursamamıştı.

Şimdi, suçlu olduğu bir durumda, haklı çıkabilmek için, masum, herşeyden bihaber saf köylü rolünü oynamayı bilen bu insan mı güvenilirdir? Kimbilir böyle kaç rol kesmiştir de insanları kendisine inandırmıştır.Çünkü suçlu olmayan kişi sakin olur. Böyle bir genelleme var mı? Elbette yokk.. Beyin hareketleri, vücut sıcaklığı, kalp atışı ve vücut kıllarının verdiği tepkiler de ölçülerek yalan gayet oraya çıkarılaiblir…

Şimdi bu neden aklıma geliyor, şu yüzden…

Yalan konusunda artık o kadar uzmanlaştılar ki… Herkes masum tarafın nasıl oynadığını davrandığını biliyor artık. Bunu bir koz olarak kullanıyorlar. Anlayamıyorsun ki hangisi hangisi dğeil… Saçma bir durum içinde kala kalıyorsun. İster inan ister inanma haline dönüşüyor oyun… ve bunu o kadar çok kişi yapıyor ki… kendileri bile inanıyorlar yalanlarına…

En azından başka taktik bulsunlar bari… Tutup suçsuz birini de paranoyak yapmasınlar… Masum biri düşünerek hareket edemez zaten… Akıl yürütüp ona göre tepki veremez… hah bunu da koz olarakk kullanın, biz de iyice hasta olalım.

ve bi de inanıyor sanıyorlar karşılarındakini.. Sadece rafa bir bilgi daha koyuyorsun hepsi bu. Ben birini suçladığımda, o kişi sakin kalıyorsa ben asıl daha çok şüpheleniyorum. Her türlü rol yapıyor olabilir. Değil mi? Hem bu yalanı çözmeye çalışmak da neyin nesi, uğraşmak bile büyük hata olurdu.

İnsanlar ne söylediğnizi, ne yaptığınızı unutabilirler, ama ne hissettirdiğinizi asla.. Kim demiştiyse iyi demişti.. İşte o yalan söylenmiş olabileceği hissi baki kalır, olayın özünden ziyade…

Ne olurdu böyle salak şeyleri hayatımızdan çıkarabilseydik?

Köprü

Kasım 14, 2009

Bir haftanın daha sonuna geldik sayın seyirciler… Valla ne yaptık ettiysek yine bir haftamızı daha yedik hayatımızdan… Bu kdar kolaymıydı herşey haa kolay mıydı?

Bir yandan Hungarian Rhapsody i dinleyince yazarken ani çıkışlar yapabiliyosun klavyede, bi deneyiniz bakınız :D

Otobüste körüğün olduğu yerde bi amca ve karşısında lise çağlarında bir genç duruyordu. Genç sürekli mesaj yazıcam diye uğraşıyordu. Amca “Gonuşma telefonla yasak otobüslerde… kapat kapat.. Öptüm dee.. selam söyle, görüşürüz de kapat… ” dedi… Göz ucuyla çocuğun ne yazdığını da okumaya çalışaraktan hafiften, ekledi “Bi tane gıcık bi kelime var, aşkım mıdır nedir. Onu yazma ne uyuz bişey o. Türklerde yeni çıktı bu saçma sapan kelime. aşkım ne o öyle? yazma onu”

:) )

Dayanamadı yanına gitti “Sen biliyon mu bu küçük şekerleri. Bunu yiyince canın kokoreç falan da istemiyo. ” ordan da bir kokoreç muhabbeti gitt zaten. Amca artık ne kadar seviyor ve yiyorsa…

Neyse işte.. Yoruldum valla… gözlerim yoruldu galiba. Dün gece pek sağlıklı uyuyabildiğimi söylemeyemiyiciğim…

Bugün bütün gün aklımda dolaşan bir konu vardı. Nietzche’den alıntı yapacaktım. Fakat kitap yanımda olmadığı için, kitaptan aldığım notları da bir şekilde bulamadığım için altıntıyı birebir yapamayabilirim.

Niçe diyordu ki : İki kişi arasında bir köprü vardır. Bir kişi karşısındakinin bu köprüyü geçmesini ve kendisine ulaşmasını istemektedir. Karşısındaki kişi de aynı şekilde köprüyü geçmek istemektedir. Bu kişi tam köprüye doğru adım atacakken, diğer kişi “kendisi için köprüyü geçmesini istediğini” dile getirir. Zaten köprüyü geçmek üzere olan kişi adımını geriye atar. Çünkü artık yapacağı eylem onun isteği değil, karşısındaki kişiye boyun eğmek olacaktır.

Umarım düzgün yazabilmişimdir. Bu en beğendiğim tespitlerinden biriydi. Bazen biri bana birşeyi yapmamı söylediğinde neden aksini yaptığımı anlamaya çalışıyordum. Annem de derdi sana birşeyi söyleyince tam tersini yapıyosun ben hiçbişey söylemicem sana diye… Hakikaten de o konuda beni iyi tanıyorlar ve birşeyi yapmamı söylemiyorlar hiç. Öneri şeklinde yaklaşıyorlar bana. Çünkü zaten akıl mantık ya da duygu yürütüp yapacağım bişeyi, zaten bilincinde olduğum birşeyi biri söylediği zaman benim tepem atıyor. Onun bana söylemesinin etkisi geçene kadr yapmak istemiyorum.

Bazı istekleri söyleyerek, dile getirerek alamam ben. Kimsenin de bana boyun eğdiğini düşünmek istemem, bundan tatmin olmam.. Gururumun okşandığını hissetmek benim için çok aşağılayıcı bir duygu.

Adam Yalnız

Kasım 10, 2009

“Biz yedek insanlarız” diyordu Elizabethtown da..

Kimi insanlar yedek yaratılmıştır hayatta. Hani asıl karakterlerin başına birşey gelir, olur da mutsuz olurlarsa hemen devreye bu yedek insanlar girer: sever, güldürür, kurtarırlar. Sonra herşey yoluna girdiğinde unutulur giderler. Arada bir hatırlanır gibi olurlar.. sonra yine..

Mustafa’ da öyle yaratılmış bir çocuktu işte. Biz bazı sıfatları ondan öğrendik aslında. “Üstün” zeka, “Ulu” önder, Büyük “Önder”…

Irmak’ın da dediği gibi, ne hayatını rahat yaşayabilecek, ne rahat uyuyabilecek, ne emekliliğini bekleyebilecek ne de huzur içinde durabilecekti. Çocuklarıyla oynamak, kalabalık bir aile kurmak onun ulaşamayacağı tek hayal olacaktı. Öyle de oldu. Hiçbir şey, tam ortasında bırakılacak kadar kolay olmayacaktı. “Kolay” ?? o bunun anlamını hiç bilmiyordu zaten…

Dostum derken bile iki kere düşünecek, karım derken bir pişman olup bir üzülecekti.. Koca bir ömrü özgürlük için harcayacaktı…

Hep sınıflarda tablosu, sert bakışları, gözü üzerimizde halleri..

Onu hep bir “put” olarak görenler bugün internette ve televizyonlarda “Atatürkün hiç bilinmeyen yanları” başlığı altında açık aradılar, insan aradılar… Ne kadar yalnız bir adamdı halbuki aradıkları..

Belki gerçekten onun belki de onun yandaşları tarafından üretilmiş 100lerce sözü duvarlarına, şehirlerinin belirli yerlerine yazdılar hep.. çok birşey değişir gibi… Ne kadar yalnız bir adam…

Giderek unutulacak… okullarda “Vardar Ovası” çalarak güya yad edilmeyecek.. öğrencilere zorla çiçek getirtilmeyecek..

Atatürk üzerinden kazanan insanların köreleceğine sevinirim o zaman. Belki toplanıp bir dernek kurarlar…

Aklım Karışıt

Kasım 9, 2009

Başlığı yanlış yazmış diye düşünenler, nayır, yanlış yazmadım. Önce yanlış yazdım sonra kafamın hem karışık hem de karşıt olduğunun kanısına vardım. ve ikisini karman çorman bişeyler yaptım koydum.

Aklım başka mevzuulara deli gibi enerji üretirken, başka alakasız şeyler de düşünebiliyorum ben. Ey bilim insanları, bence siz beyine odaklanın. yapcak çok iş var gerçekten.

Çoğu insanın geçmişinde yaşadığı şeylerden dolayı bir sonraki önüne çıkacak benzer durumlarda siper aldığı bir gerçek. Eğer geçmişinizde yaşadığınız şeyler kötüyse, bir daha aynı şeyleri yaşamamak için değişmeye çalışıyorsunuz. Doğru muyum? İşte bir daha böyle yapmayacağım falan filan.. ama ama ama, her defasında yanlış şeyleri değiştirmeye yelteniyosunuz ve beni hasta ediyorsunuz.

Geçenlerde bir arkadaşımla konuştum, kendisi yeni bir ilişkiye başlamış. Tazece eski ilişkisini bitirmişti ve pek atlatmış olduğunu da gözlemleyebildiğimi söyleyemeyeceğim. Diyor ki çok hoş biri, ççok iyi anlaşıyoruz. Ama ben ona asla tamamen kendimi kaptırmıcam.

Haydaa…

Şimdi bu hesap-kitap işleri niye?

Kaptırmazsa kendisini bu kez kaybetmez o kadar üzülmezmiş. Hmm..

Şimdi sen kendin gibi sevmiyorsun o zaman? Nasıl rahat olcaksın, mutlu olcaksın?

İşte kimiler, bu kadar sevmeyeceğim, yok aramayacağım, bu kadar ilgi gösterince şımarıyorlar vs. Belki bu kişi şımarmayacak bi insan ve sen ondan uzak durunca biraz bu insan alıncak? Kaybetceksin güzelim insanı? Olur mu şimdi?

Geçmişi durduk yere geleceğe taşımayın. Zaten kendiliğinizden sistemi yenilemiş olcaksınz yani böyle yüzeysel hesaplamalarla kendinizi karlı çıkaramazsınız. Yapamazsınız da zaten elinize yüzünüze bulaştırırsınız. Öyle mantık kararıyla seveceğiniz beraber olacağınız her kişi, kalbiniz boş boş tıngırdamaya başladığında teneke gibi, sizi mutsuz edecektir. Benden söylemesi.

Mesela kendinizle ilgili kötü algılanan bir yanınızı da saklayabilirsiniz. Bu da ayrı bir durum. İşte ben bu kadar kıskanç olunca karşımdaki insanı kaybediyorum falan filan.. Hayır! Bence insan ne kadar kötü yanını barındırıyorsa barındırsın bu duygusunu, özelliğini saklamamalı, bastırmamalı da. Neyse gösterceksin. O insan seni öyle bilecek. İlerde zaten bunu açığa çıkarmak zorunda kalcaksın. İstemsiz bir hareket olacak. Sonra işler sarpasaracak ve sen o karşındaki kişiye emrivaki kendini kabul ettirmek durumunda gibi olcaksın. Öyle kendinizi çok mükemmel göstermeyin, bak, mükemmel olmamanın bin türlü özgür yanı var.

Haa.. mesela geçrekten değişirsiniz ki bu da gerçekten sevdiğiniz biriyle olur. Bu da insan davranışlarında istendik yönde kalıcı davranış değişikliğidir ve bu da eğitim bilimlerinde öğrenme olarak tanımlanır :D

işte böyle…

Eğer biri sizde hiçbir iz bırakmadıysa, boşa zaman kaybetmişsiniz demektir.

Tecrübe Konuşuyor

Kasım 8, 2009

Eğer lavabonuzun – herhangi bir şekilde – tıkanma ihtimali varsa ;

Pazar sabahı güzel bir kahvaltı yapmak için herşeyi hazırlamaya yeltenmişseniz, çay demlenirken, lavaboda kalan birkaç bulaşığı aradan çıkarma girişiminde bulunmadan önce, lavabonuzun borusunu kontrol edin. Temizleyin.

Eğer lavabonuzun tıkanmasını -herhangi bir şekilde- engelleyemediyseniz, pompalamak da kesinlikle işe yaramadıysa, alttaki lavabonun borusuna sert bir cisimle vurmayı kesinlikle denemeyin; hele ki altında büyük bir leğen gibi birşey yoksa. Gerçekten çok aptalca bir fikir, emin olabilirsiniz.

Eğer lavabonuz tıkandıysa, bulaşık suyuna bakarken pompalamanın işe yaramadığını, ve başınıza korktuğunuz şeyin geldiğini düşüneceğinize ayağınızdaki pufuduk terlikleri çıkarın. Temizlemesi daha kolay bişey giyin.

Pazar günü kahvaltı öncesinde bunların olmamasını sağlamaya mutlaka özen gösterin. Çünkü insanda iştah namına birşey kalmıyor.

Günlük hayat rehberi’nden sevgilerle…

Not : Üstesinden gelinemeyecek birşey yoktur. Yeter ki iste… yalnız yaşayınca paşa paşa herşeyin üstesinden de geliyosun onu da söyleyeyim…

Not 2 : Ayrıca, kızgın katı yağ lavaboya döküldüğünde öylece akıp gitmiyomuş, donuyomuş. Birikiyomuş, tıkanıyomuş, Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları’na bir üye daha kazandırıyomuş

Kısa Kısa

Kasım 8, 2009

Daha 3 senem varmış.. panik yapacak pek bişey yok. Herşey olması gerektiği gibi gidiyor bence. Bu süreci atlatmam için yeterli bir zaman dilimi…

Yeşim’in de yoğun ilgisi üzerine, Teoman – Kelimeler parçasını 50bininci kere dinliyor bulunmaktayım. Windows Media Player çoktan 5 yıldız verdi benim yerime.

Tuz basmadan yaralarıma, boşver mi diyorsun kanasın..

Rüyamda bir trenin üzerindeydim. kaçmaya çalışıyordum… ilginç..

Aslında bazı insanlar bana burada çok güzel kahvaltı yapılacak bir yer olduğunu söylemişlerdi ama kimsenin ses çıkardığı yok. Nedendir kendilerine sormak isterim. Böyle rahat “aşortman”larınla gitceksin tam uykun açılmamış hafif.. böhüüü… :(

Şimdi tek başıma mutfağa gidiyorum ve kahvaltımı tek başıma yapıyorum. Kendinize iyi bakıyosunuz öpüyosunuz… hadi bakalım..